Festival bitti ama benim yazacaklarım tabiiki bitmedi. Böyle fırsat buldukça festival boyunca gittiğim ve sevdiğim filmlerle ilgili ufak tefek yazılar yazacağım. Bu seneki festivalde sevdiğim filmlerden biri de bir fransız filmi olan Poupoupidou .
Gérald Hustache-Mathieu'nın yönettiği film İsviçre Fransa sınırında karlarla kaplı bir dağ kasabasında geçiyor. Film bir ölümün sebep olduğu tesadüfler sonucu başka bir ölümü araştırmaya karar veren meraklı ve kendine yazacak konu arayan yıldızı sönmüş bir yazarın hikayesi. Aynı zamanda sessiz sakin bir hayata sahipken, bir anda yaşadığı kasabanın yıldızı haline gelen ve bir önceki hayatında Marilyn Monroe olduğuna inanan Candice Lecoeur ve onun sondan başlayan hikayesi.
Film biraz içini sızlatıyor insanın. Kara mizah filmin temelini oluşturuyor. Gösterimden sonra yönetmen filmle ilgili soruları yanıtlarken çok sempatikti.Film boyunca pek çok defa 5 rakamını görüyoruz. Bunun sebebini ise yine Marilyn Monroe'ya ve onun "yatmadan önce üzerime sadece biraz Channel no:5 sürerim." açıklamasına bağladı.
Bu arada filmin yanı sıra müzikleri de çok başarılı. Bu parça başta olmak üzere pek çok birbirinden başarılı parçanın olduğu albümün en sevdiğim şarkısı ise Ava'nın coverladığı bir Marilyn Monroe şarkısı olan I wanna be loved by you yani nam-ı diğer Poupoupidou. Albümü bulmak biraz sıkıntılı çünkü sadece Fransa'da satışa çıkmış. Film de Türkiye'de vizyona girer mi girmez mi bilemiyorum ama merak uyandıran izlenilesi bir Fransız filmi olduğunu belirtmeliyim. Poupoupidou izleyiciyi hem hüzünlendiriyor hem güldürüyor.
Bir festivali daha bitirdik. Ben cumartesi akşamı Rexx'de gösterilen İçimdeki Yangın adlı filmle kapanışı bir gün önce yapmış oldum. Bu sene seçtiğim filmlerin hepsi de birbirinden iyiydi. Sırf bu yıl festivali rahat rahat takip edebilmek için geçen yıldan kalan bir haftalık iznimi kullandım. Daha doğrusu kullanmaya çalıştım çünkü iş arkadaşım hastalandığı için son 3 gün yine işe dönmek zorunda kaldım. Tabi bu arada da daha önceden toplu olarak aldığım biletlerin büyük bir kısmı yandı. Çalışmak falan değil ama görmek istediğim filmleri biletim olduğu halde izleyememek en acısıymış onu anladım. Kalan sağlarla yoluma devam ettim mecburen.Söz, Şiir, Fabrika'daki piyano, Poupoupidou, Ömrümüzden Bir Sene,Yarın görebildiğim filmlerden bir kaçı... Öğrencilik yıllarımdaki deneyimlerime dayanarak mayınlı bölge'ye çok basmamaya çalıştım açıkçası. Filmlerin hepsi çok iyiydi. Ama kapanış filmim Incendies / İçimdeki Yangın çook uzun zamandır izlediğim en etkileyici film diyebilirim hatta dedim bile. Seneler önce Oldboy'u izlediğimde de bu şekilde çarpılmıştım. Bittiğinde uzun süre yerimden kalkamadım.
Film bir trajedi. Kanada'da yaşayan iki kardeş var. Annelerinin ölümüyle, okunan vasiyet sonucu savaşta öldüğünü sandıkları babalarının yaşadığını ve bir de ağbeyleri olduğunu öğreniyorlar. İkisinin de birer görevi var. Erkek kardeş babayı bulacak ve annelerinin yazdığı mektubu ona verecek. Kız kardeş de ağbeyi bulacak ve yine annelerinin yazdığı mektubu teslim edecek. Böylece kardeşler görevlerini tamamlayacak ve annelerinin vasiyetlerini gerçekleştirmiş olacaklar. Bunun sonucunda da kendilerine de bir mektup verilecek.
Hikaye böyle başlıyor. İzlerken seyirciyi duvardan duvara vuran, bir saniye rahat vermeyen bir film. İnsanlığın en karanlık yanlarını bu filmde görüyorsunuz. En yakınındaki insanları bile ne kadar az tanıdığınızı düşünüyorsunuz... Ben çok etkilendim. Filmden aklımda kalan daha doğrusu insanın aklına kazınan iki cümle var; "Bazı şeyleri bilmemek daha iyidir." ve "Bir artı bir iki eder. Bir etmez."
Mutlaka izlenmesi gereken bir film. Şöyle bir bakayım, nasıl bir şeymiş derseniz diye hemencecik bir trailer'ını ekledim aşağıya. İyi seyirler.
Not: Ne kadar kıstas kabul edilir bilemiyorum ama en iyi yabancı film Oscar'ına aday gösterilmiş.