21 Nisan 2011 Perşembe
kapat gözlerini
Gözlerimi kapatıyorum. Hava sıcak. Rüzgar hafif hafif tenimi ferahlatıyor. Sahildeyim. Bir kulağımda Sin Palabras. arkadan da denize girip çıkan martıların dalgalarla karışan sesi...
çiçek zamanı
İlkbaharın en sevdiğim taraflarından biri çiçek ekme zamanının gelmesidir. Her bahar annemle bir sürü rengarenk çiçek alır, balkonlarımızı şenlendiririz. Her ne kadar bu sene daha baharın sadece adı gelmiş olsa da dün annemle çiçek alışverişine çıktık. Oturduğumuz semtte bahçeli, 2 katlı bir bir ev var. Orada yaşayanlar bahçelerini çiçekliğe çevirmişler. Ne isterseniz var. Evin olduğu sokağa girdiğinizde karanfillerin, güllerin, papatyaların kokusu çarpıyor resmen. Karanfil, papatya, aslanağzı, şakayık, gül ve sakız sardunya benim favori çiçeklerimdir. Bu sezonun açılışını şakayıkla yaptık. Sıra sakız sardunya, papatya ve karanfilde... Aslanağzı için biraz beklememiz gerekecek, ancak mayıs gibi çıkarmış... Bu arada aslında en sevdiğim çiçek ortancadır ama gölgeyi seven ortancayı bizim her noktası güneş alan balkonlarımızda yetiştirmek imkansız. O yüzden uzaktan sevmekle yetinmek zorundayım.
Hadi artık havalar ısınsın da balkon mevsimi başlasın, balkonun keyfi de en çok rengarenk, güzel kokulu çiçeklerle çıkıyor. Bu fotoğraflar o güzel çiçeklikten. Bu hafta bir ziyaret daha yapmayı planlıyorum. O zaman daha güzel fotoğraflar çekeceğim.
18 Nisan 2011 Pazartesi
mmmmm miss
Bugüne kadar pek çok yemek kez yemek yaptım. Söylemesi ayıp kurabiyenin, kekin kralını yaparım. Hatta bir keresinde hamur işiyle hiç alakası olmayan babam sadece onu seviyor diye oturup yufkalarını (üçgen oldular ama olsun) bile tek tek açtığım su böreği bile yapmışlığım var. Ama hayatımda hiç çorba yapmadım. Hazır çorbadan bahsetmiyorum. Hatta daha da ileri gidip hazır olanları çorba yerine koymadığımı bile söyleyebilirim.
Neyse işte, bugünlerde bir çorba aşkım depreşti. Nisan ayında olmamıza rağmen sanki kış, aralık mı desem, ocak mı? o derece yani. Eee tabi bu havada en güzel şey de şöyle sıcacık bir çorba olur bence.
Dün akşam ilk defa sebzeli bulgur pilavı ve kış sebzeli çorba yaptım. Övünmek gibi olmasın ama gerçekten ikiside birbirinden lezzetli oldu. Pilav biraz tuzsuzdu ama çorba tam olmuştu. Ben de acemi blogger olarak hemencecik çorbamın fotoğrafını çekip, burada beni takip eden nadide izleyicilerimle paylaşmak istedim:)
Olur da belki yapmak isteyen birisi çıkar belki diye buyrun bu da tarifi;
1 soğan
4 patates
3 lahana yaprağı
3 havuç
2 pırasa
biraz zeytinyağı,
1,5 - 2 litre sıcak su
1 yemek kaşığı un
tuz
Bütün malzemeleri minik minik doğruyorsunuz. Soğanı yağda biraz kavurup unu ekliyorsunuz ve çok fazla kavurmadan patates dışındaki diğer sebzeleri ekliyorsunuz. Sebzeleri biraz yumuşayana kadar kavuruyorsunuz ve sonra sıcak suyu ekliyorsunuz. Hafif hafif kaynamaya başlayınca patatesleri ve tuzu ekliyorsunuz. Hepsi kaynadıktan sonra ( ki ben burada tarifin biraz dışına çıktım ve 5 dakikaya yakın kaynattım.) Blendırdan geçiriyorsunuz. Ben servis sırasında bir tabağa pul biber bir tabağa nane serperek ikram ettim. Herkes nane'nin daha çok yakıştığını söyledi. Afiyet olsun:)
Not: tarif buradan alıntıdır.
zaman düşer ellerimden yere...
Gözlerimi kapatıp dinliyorum.
Festival' den...
Bir festivali daha bitirdik. Ben cumartesi akşamı Rexx'de gösterilen İçimdeki Yangın adlı filmle kapanışı bir gün önce yapmış oldum. Bu sene seçtiğim filmlerin hepsi de birbirinden iyiydi. Sırf bu yıl festivali rahat rahat takip edebilmek için geçen yıldan kalan bir haftalık iznimi kullandım. Daha doğrusu kullanmaya çalıştım çünkü iş arkadaşım hastalandığı için son 3 gün yine işe dönmek zorunda kaldım. Tabi bu arada da daha önceden toplu olarak aldığım biletlerin büyük bir kısmı yandı. Çalışmak falan değil ama görmek istediğim filmleri biletim olduğu halde izleyememek en acısıymış onu anladım.
Kalan sağlarla yoluma devam ettim mecburen. Söz, Şiir, Fabrika'daki piyano, Poupoupidou, Ömrümüzden Bir Sene,Yarın görebildiğim filmlerden bir kaçı... Öğrencilik yıllarımdaki deneyimlerime dayanarak mayınlı bölge'ye çok basmamaya çalıştım açıkçası. Filmlerin hepsi çok iyiydi. Ama kapanış filmim Incendies / İçimdeki Yangın çook uzun zamandır izlediğim en etkileyici film diyebilirim hatta dedim bile. Seneler önce Oldboy'u izlediğimde de bu şekilde çarpılmıştım. Bittiğinde uzun süre yerimden kalkamadım.
Kalan sağlarla yoluma devam ettim mecburen. Söz, Şiir, Fabrika'daki piyano, Poupoupidou, Ömrümüzden Bir Sene,Yarın görebildiğim filmlerden bir kaçı... Öğrencilik yıllarımdaki deneyimlerime dayanarak mayınlı bölge'ye çok basmamaya çalıştım açıkçası. Filmlerin hepsi çok iyiydi. Ama kapanış filmim Incendies / İçimdeki Yangın çook uzun zamandır izlediğim en etkileyici film diyebilirim hatta dedim bile. Seneler önce Oldboy'u izlediğimde de bu şekilde çarpılmıştım. Bittiğinde uzun süre yerimden kalkamadım.
Film bir trajedi. Kanada'da yaşayan iki kardeş var. Annelerinin ölümüyle, okunan vasiyet sonucu savaşta öldüğünü sandıkları babalarının yaşadığını ve bir de ağbeyleri olduğunu öğreniyorlar. İkisinin de birer görevi var. Erkek kardeş babayı bulacak ve annelerinin yazdığı mektubu ona verecek. Kız kardeş de ağbeyi bulacak ve yine annelerinin yazdığı mektubu teslim edecek. Böylece kardeşler görevlerini tamamlayacak ve annelerinin vasiyetlerini gerçekleştirmiş olacaklar. Bunun sonucunda da kendilerine de bir mektup verilecek.
Hikaye böyle başlıyor. İzlerken seyirciyi duvardan duvara vuran, bir saniye rahat vermeyen bir film. İnsanlığın en karanlık yanlarını bu filmde görüyorsunuz. En yakınındaki insanları bile ne kadar az tanıdığınızı düşünüyorsunuz...
Ben çok etkilendim. Filmden aklımda kalan daha doğrusu insanın aklına kazınan iki cümle var; "Bazı şeyleri bilmemek daha iyidir." ve "Bir artı bir iki eder. Bir etmez."
Ben çok etkilendim. Filmden aklımda kalan daha doğrusu insanın aklına kazınan iki cümle var; "Bazı şeyleri bilmemek daha iyidir." ve "Bir artı bir iki eder. Bir etmez."
Mutlaka izlenmesi gereken bir film. Şöyle bir bakayım, nasıl bir şeymiş derseniz diye hemencecik bir trailer'ını ekledim aşağıya. İyi seyirler.
Not: Ne kadar kıstas kabul edilir bilemiyorum ama en iyi yabancı film Oscar'ına aday gösterilmiş.
4 Nisan 2011 Pazartesi
3 Nisan 2011 Pazar
Micmacs à tire-larigot
![]() |
Micmacs à tire-larigot 2009 yapımı bir Jean-Pierre Jeunet filmi. Sadece bu ilk cümle bile filmi izlemek için yeterli. Micmacs à tire-larigot, Amellie sayesinde tanıştığım ve o günden beri takip ettiğim Jean-Pierre Jeunet'nun son filmi. Diğer filmlerden ayırt edilebilir bir sinema diline sahip olan yönetmen bu filmle de yine döktürmüş. Konusu şöyle, olaylar böyle diye anlatmak tamamen filme haksızlık olur...
Bu film hakkında yazmak istediğim o kadar çok şey varki hangisini anlatsam, nasıl başlasam bilemiyorum. Konusuna bakmadan izlemeye başladığım ve her karakterine ayrı ayrı hayran kaldığım, her sahnesine bayıldığım renkli ve hareketli çılgın bir film.
Jeunet'nun diğer filmlerinden tanıdığımız yüzlere bu filmde de rastlıyoruz. Birbirlerini aile kabul etmiş bir avuç insanın ortak bir amaç uğruna girdikleri eğlenceli ama bir o kadar da insanın içine işleyen bir macerayı anlatıyor film kısaca. Farklı görsel anlatım diline bu filmde bir de ritmlerin eklenmesiyle ortaya çıkan iş mükemmel olmuş. Minik şaşırtmacalarla insanı şaşırtıp, sersemleten ama sonunda yüzünde mutlu bir ifadeye sebep olan, içimi sıcacık yapan bu filmden sonra hevesle Jeunet'nun yeni filmlerini bekliyorum.
![]() |
| bu sahneye bayıldım |
26 Şubat 2011 Cumartesi
günün rengi
Bu aralar her gün gri. Günlerin renklenmesini beklerken arada biraz bu rengin de tadını çıkarmak lazım. Bence bunun için en iyi yol; kulaklıkları takıpsahil boyunca bağıra çağıra şarkı söyleyerek yürümek. Arada bir kaç fotoğraf da çekilebilir.
20 Şubat 2011 Pazar
yağmur & ...
Odamda kitap okuyorum.Caddeden geçen arabaların çıkardığı sesleri dinliyorum
bir yanda da. Sonra gittikçe hızlanan yağmurun sesini duymaya başlıyorum. Dışarıda yağmur, bir elimde kitabım, gidip bir de kahve yapayım ideal üçlü tamamlansın diyerek yerimden kalkıyorum. Mutfağa doğru giderken birden aklıma nerden geliyor bilmiyorum ama Bruce Springsteen'in Streets of Philadelphia şarkısı geliyor ve kendi kendime mırıldanmaya başlıyorum.
Ne zaman çok daralsam ya da evimi çok özlesem hemen kendi kendime hayal kurmaya başlarım; "şimdi evimde olsam, dışarıda da yağmur yağsa bir yandan kahvemi içsem, bir yandan kitabımı okusam fonda Streets of Philadelphia çalsa" diye... Bu akşam bu mükemmel 4'lüyü biraraya getirmenin mutluluğu ile hemen bir kaç satır yazayım istedim.
18 Şubat 2011 Cuma
yok birşey
Her yerden, her şeyden vazgeçip şu anda sadece bu resmin içinde olmak istiyorum. Çok şey mi istiyorum??
Çok sıkıldım. Bu bloğu yazmaya hayatıma renk katan minik şeylerden bahsetmek, belki birileri okursa paylaşmak için başladım. Şu an bulunduğum ruh hali içimde en ufak bir mutluluğun barınmasına izin vermiyor. Bazı şeyleri değiştirmenin vakti geldi galiba... Herkes neden bu kadar ikiyüzlü? neden fırsatçı? neden ?? Yaşadığımız çağın gereklerinden bazıları bunlar sanırım. O zaman benim bulunmam gereken yer gerçekten de şu karlı resim. Olmuyor. yapamıyorum. Napıcaz???
Çok sıkıldım. Bu bloğu yazmaya hayatıma renk katan minik şeylerden bahsetmek, belki birileri okursa paylaşmak için başladım. Şu an bulunduğum ruh hali içimde en ufak bir mutluluğun barınmasına izin vermiyor. Bazı şeyleri değiştirmenin vakti geldi galiba... Herkes neden bu kadar ikiyüzlü? neden fırsatçı? neden ?? Yaşadığımız çağın gereklerinden bazıları bunlar sanırım. O zaman benim bulunmam gereken yer gerçekten de şu karlı resim. Olmuyor. yapamıyorum. Napıcaz???
7 Şubat 2011 Pazartesi
çocukluğumu özlüyorum
Bütün gün içimden hatta zaman zaman mırıldanarak Pink Floyd'un Hey You şarkısını söyleyip durdum. Her şarkı bende farklı duygular uyandırır, farklı anılar çağrıştırır. Hey you bana eski zamanları, çocukluğumu, eskiden oturduğumuz apartmanın bahçesinde hışırdayan kavakları ve benim mahalleden arkadaşlarımla o kavakların altında yaptığım piknikleri, evcilik oyunlarını hatırlatıyor. Hayatın koşturmacası içinde durup dinlenmeden sürekli bşr yerlere yetişme telaşında olunca işte o günleri özlememek mümkün mü? Seviyorum. Dinliyorum. Yaşlandığımı düşünüp bol bol hüzünleniyorum. buradan dinleyebilirsiniz.
Sözlerini de yazıyım da tam olsun.
Hey you, out there in the cold
Getting lonely, getting old
Can you feel me?
Hey you, standing in the aisles
With itchy feet and fading smiles
Can you feel me?
Hey you, dont help them to bury the light
Don't give in without a fight.
Hey you, out there on your own
Sitting naked by the phone
Would you touch me?
Hey you, with you ear against the wall
Waiting for someone to call out
Would you touch me?
Hey you, would you help me to carry the stone?
Open your heart, I'm coming home.
But it was only fantasy.
The wall was too high,
As you can see.
No matter how he tried,
He could not break free.
And the worms ate into his brain.
Hey you, out there on the road
always doing what you're told,
Can you help me?
Hey you, out there beyond the wall,
Breaking bottles in the hall,
Can you help me?
Hey you, don't tell me there's no hope at all
Together we stand, divided we fall.
Sözlerini de yazıyım da tam olsun.
Hey you, out there in the cold
Getting lonely, getting old
Can you feel me?
Hey you, standing in the aisles
With itchy feet and fading smiles
Can you feel me?
Hey you, dont help them to bury the light
Don't give in without a fight.
Hey you, out there on your own
Sitting naked by the phone
Would you touch me?
Hey you, with you ear against the wall
Waiting for someone to call out
Would you touch me?
Hey you, would you help me to carry the stone?
Open your heart, I'm coming home.
But it was only fantasy.
The wall was too high,
As you can see.
No matter how he tried,
He could not break free.
And the worms ate into his brain.
Hey you, out there on the road
always doing what you're told,
Can you help me?
Hey you, out there beyond the wall,
Breaking bottles in the hall,
Can you help me?
Hey you, don't tell me there's no hope at all
Together we stand, divided we fall.
26 Ocak 2011 Çarşamba
yürüyen şato
Çocuklar için fantastik öyküler yazan İngiliz yazar Diana Wynne Jones ise içinde kaybolmak istediğim hikayeleri yazanlardan biridir. Kendisinin Yürüyen Şato adlı kitabı türkçeye 2010 Kasım ayında çevrildi. Geçenlerde D&R 'da yeni ne var ne yok diye bakınırken bir de baktım kii yepyeni bir Diana Wynne Jones kitabı raflarda yerini almış. Yürüyen Şato'dan sonra bir de Uçan Şatomuz var artık. Ne kadar mutluyum tahmin edemezsiniz.
Yürüyen Şato aynı zaman da anime ustası Hayao Miyazaki'nin Howl's Moving Castle adlı filminin de kaynağını oluşturuyor. İlk başlarda kitap ve film birbirleriyle paralel olarak ilerlese de daha sonra tamamen ayrılıyorlar. Her iki ustanın da yaratıcılıklarını konuşturdukları şahane yapıtlar bence.
Ben kitabı okumadan önce filmi izlemiş ve mutluluktan kendimden geçmiştim. Görüntüler, müzik, karakterler... hepsi birbirinden çarpıcı ve etkileyici.
Kitabı okuduktan sonra ona da ayrıca vurulmuş ve bitmesin diye inanılmaz yavaş okumuştum. Mesela kitaptaki ve filmdeki Howl tamamen birbirinden farklı karakterler. Filmdeki Howl'a aşık olduktan sonra kitaptaki Howl biraz ukala geldi bana.Daha sonraki yazılarımda kitaptaki ve filmdeki karakterleri karşılaştıran daha ayrıntılı bir yazı yazacağım. Diana Wynne Jones'un İthaki Yayınlarından çıkan kitabını ve Hayao Miyazaki'nin aynı adlı filmini şu gündelik koşuşturmadan zaman zaman bunalanlara tavsiye ederim. İyi seyirler ve iyi okumalar.
Etiketler:
anime,
diana wynne jones,
hayao miyazaki,
kitap
14 Ocak 2011 Cuma
annem yokken çok güleriz
Annem Yokken Çok Güleriz = 1 baba + 2 oğul + 3 kadın + 2 erkek daha + 2 tabut+1 tezgâhtar+ 1 tavuk ve kokusu = %3 gerçek + %4 sevgi + %47 yalan + %46 şiddet2011'de yeni yıl mottolarımdan biri olan "daha fazla kültürel aktivite" yi gerçekleştirmek üzere, 6 Ocak Perşembe akşamı Tiyatro Gerçek'in hazırladığı Annem Yokken Çok Güleriz'i izlemek için CKM'deydim.
Türkiye'de ilk kez perdelerini açan oyun Enda Walsh tarafından yazılmış ve Edinburgh Fringe Festivali'nde ödül almış. Daha önce televizyon dizilerinden tanıdığım Hakan Gerçek, Bülent Şakrak ve İlker Ayrık'ın oynadıkları 3 ana karakter üzerinden pek çok karaktere bölünerek gelişiyor. Biraz uzun olmasının yanı sıra ara ara insanın kafasını karıştırıyor. Tekrarlanan sahnelerde dikkatimi dağıtmış olmasına rağmen etkilendiğimi saklayamam. Bir baba ve iki oğlunun, babanın geçmiş ve yeniden şekillendirilmiş hayatının hikayesini anlatan oyunda, oyuncuların performansları özellikle de Bülent Şakrak'ın oyunculuğu ve sarf ettiği efor dikkat çekici. Tiyatrodan çok anlayan bir insan olmadığım için daha fazla yorum yapamayacağım. Ece Baktıaya Milliyet Sanat dergisinin Şubat sayısında bu oyunla ilgili yazacak ve eminim çok daha aydınlatıcı ve ilgi çekici bir yazı olacaktır.Son olarak, kara komediden hoşlanan tiyatro severlerin hoşuna gidebileceğini düşündüğüm bir oyun.
gecikmeli kararlar
Blog blog dedim bir iki bir şey yazdım sonra "bahanelerden" yazmaya fırsat kalmadı. Bugüne kadar hiç "Yeni Yıl Kararı" almamıştım. Sanırım zamanı geldi. Tamam yeni yıla gireli iki hafta oluyor ve ben buraya son yazımı (ki aynı zamanda ilk yazım oluyor) yazalı 2 ay oluyor. Bu durumda İLK YENİ YIL KARARIM düzenli olarak yazmak olacak. Tabi bu arada bir kaç karar daha aldım ki bunlardan ilkini hemen gerçekleştirmeye başladım. Neyse ona geçmeden önce "kendimce yeni yıl kararları"mı bir sıralayayım sonra arada dönüp dönüp kendimi denetlemiş olurum böylece. Karar derken bunlar öyle rüzgar yapacak şeyler olmaz belki ama zaten hafif bir meltem de yeterli bence.
1. Bloguna özen göster daha düzenli yaz. Ama boş yazma hoş yaz(!!!).
2.Katıldığın kültürel aktiviteleri arttır. ("ooof boş ver sinemayı eve gidince bir kitap alıp yatağa uzanayım" modundan kurtul.)
3.(Kabul ediyorum biraz klişe ama) Arkadaşlarına, hayır dostlarına daha fazla vakit ayır.
4.Hayatına yeni şeyler, yeni insanlar, yeni alışkanlıklar, yeni keyifler kat.
5.İş'te olan iş'te kalır. Bunu ASLA unutma.(biraz zor tabi ama denemekte fayda var.)
6.Daha erken uyumalısın.
Sanırım şimdilik bu kadar. Aslında aklımda bir kaç madde daha vardır ama her zamanki gibi uçup gittiler. Hatırladığımda listeye onları da ekleyeceğim.
Bugün ayın 13'ü hatta artık 14'ü, şu ana kadar bu kararları ne kadar uygulayabilmişim.
1. Bloguna özen göster daha düzenli yaz. Ama boş yazma hoş yaz(!!!).
2.Katıldığın kültürel aktiviteleri arttır. ("ooof boş ver sinemayı eve gidince bir kitap alıp yatağa uzanayım" modundan kurtul.)
3.(Kabul ediyorum biraz klişe ama) Arkadaşlarına, hayır dostlarına daha fazla vakit ayır.
4.Hayatına yeni şeyler, yeni insanlar, yeni alışkanlıklar, yeni keyifler kat.
5.İş'te olan iş'te kalır. Bunu ASLA unutma.(biraz zor tabi ama denemekte fayda var.)
6.Daha erken uyumalısın.
Sanırım şimdilik bu kadar. Aslında aklımda bir kaç madde daha vardır ama her zamanki gibi uçup gittiler. Hatırladığımda listeye onları da ekleyeceğim.
Bugün ayın 13'ü hatta artık 14'ü, şu ana kadar bu kararları ne kadar uygulayabilmişim.
- Bu gece itibariyle düzenli yazı hayatıma başlamış bulunuyorum. Devamı gelecek.
- Kültürel aktivite turlarıma tiyatroyla başladım. 6 Ocak Perşembe CKM' de prömiyeri yapılan "Annem Yokken Çok Güleriz" adlı oyuna gittim (ayrıntıları yazacağım).
- Gerçekten daha fazla zaman ayırıyorum. Mesela bu akşam iş çıkışı çok sevdiğim bir dostumla buluştuk. Bol bol sohbet ettiğimiz, kahkahalar attığımız ve yeni projeler için planlar yaptığımız keyifli bir akşam oldu.
- Şimdilik keşif aşamasındayım. Kararımı uygulamada kararlıyım:) Belkide burası sayesinde gerçekleşecek bu madde. Bu akşam gittiğimiz Cihangir'deki süper mekan yeni bir keyif sayılabilir. Ortama, dekora, yemeklere o kadar hayran kaldım ki ismini öğrenmek aklıma gelmedi:)
- Fena değil, en azından deniyorum.
- Sanırım bu konuda bugüne kadar başarısız oldum. Hatta şu an saate bakınca başarısız ötesi kabul ediyorum kendimi. Ama yılmayacağım daha Ocak ayının 14'ü. Yavaş yavaş erkenden uyumayı öğreneceğim (inanmak başarmanın yarısı demişler.)
Yeni yıl kararları şimdilik bu kadar ama devamı gelecek.
7 Kasım 2010 Pazar
boğazda bir sabah
aBu sabah, çok az bir uykuyla gözlerimi açtığımda "kesin kötü bir gün geçireceğim" diye düşünmeme rağmen uzun zamandır bu kadar mutlu olduğum bir sabah hatırlamıyorum.
Bu güzel sabahın sebebi Çengelköy'de bulunan Çınaraltı kahvesi nam-ı diğer Süper Baba Kahvesi ve sevdiğim iki dostumla birlikte yaptığım keyifli pazar kahvaltısıydı.Pazar sabahları daha doğrusu hafta sonları erken kalkmayı sevmeme rağmen bugün bir istisna oldu. Bundan sonra hayatımdaki bu mutluluk anlarını çoğaltmak için daha fazla uğraşacağım.
Dostlarla, Süper baba kahvesinde edilen süper kahvaltının ardından, Çengelköy sokaklarında biraz dolaştım ve birkaç fotoğraf çektim, kitap ayraçlarım için yaprak topladım.
Sonra da benim masum prensesim nehiri gördüm. uzun zamandır onu görmeye gitmediğim için bana küsmüştü ama elimde fotoğraf makinesini görünce hemen kaptı ve sanatsal çalışmalara başladı. işte bunlarda nehirden kareler:)
Şimdi ise çayım ve kitabımı aldım bugünün son keyif saatlerini hazırlıyorum kendime. Bugünlerde Tracy Chevalier'in Düşen Melekler adlı kitabını okuyorum. Yeni başlamama rağmen çok çabuk ilerliyor. Konunun biraz daha içinde girdikten sonra ayrıntılı birşeyler yazacağım.
Keşke her gün böyle geçse... Deniz kenarında güzel bir kahvaltı, sevdiklerinle hoş bir sohbet ve orta şekerli bir türk kahvesi. Ardından da güzel bir fal baktırılsa fena olmaz aslında:)
Bu güzel sabahın sebebi Çengelköy'de bulunan Çınaraltı kahvesi nam-ı diğer Süper Baba Kahvesi ve sevdiğim iki dostumla birlikte yaptığım keyifli pazar kahvaltısıydı.Pazar sabahları daha doğrusu hafta sonları erken kalkmayı sevmeme rağmen bugün bir istisna oldu. Bundan sonra hayatımdaki bu mutluluk anlarını çoğaltmak için daha fazla uğraşacağım.
Dostlarla, Süper baba kahvesinde edilen süper kahvaltının ardından, Çengelköy sokaklarında biraz dolaştım ve birkaç fotoğraf çektim, kitap ayraçlarım için yaprak topladım.
Sonra da benim masum prensesim nehiri gördüm. uzun zamandır onu görmeye gitmediğim için bana küsmüştü ama elimde fotoğraf makinesini görünce hemen kaptı ve sanatsal çalışmalara başladı. işte bunlarda nehirden kareler:)
Şimdi ise çayım ve kitabımı aldım bugünün son keyif saatlerini hazırlıyorum kendime. Bugünlerde Tracy Chevalier'in Düşen Melekler adlı kitabını okuyorum. Yeni başlamama rağmen çok çabuk ilerliyor. Konunun biraz daha içinde girdikten sonra ayrıntılı birşeyler yazacağım.
Keşke her gün böyle geçse... Deniz kenarında güzel bir kahvaltı, sevdiklerinle hoş bir sohbet ve orta şekerli bir türk kahvesi. Ardından da güzel bir fal baktırılsa fena olmaz aslında:)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














