21 Mayıs 2011 Cumartesi

günün şarkısı

                                                                      (adele - lovesong)

20 Mayıs 2011 Cuma

   
     Nihal için bu salı diğerlerinden farklıydı, çünkü bugün başına gelmeyen aksilik kalmamıştı. Önce, sabah 8'de kalkması gereken uçağı rötar yapmış ve 11'de havalanmıştı. Bu durumda Nihal, 6:30 gittiği havaalanında saatlerce boş boş oyalanmış, yapması gereken işlerin aksadığını bilmek canını daha da sıkmıştı. Nihayet 12'de şehre vardığında, kendisini karşılamaya kimsenin gelmemiş olduğunu görmüştü. Bir taksiye atlayıp, çalıştığı organizasyon şirketinin şehirdeki şubesine uğrayıp ihtiyacı olan dosyaları almış ve doğruca toplantının düzenleneceği otele gitmişti. Aksilikler devam etmişti. Bazı misafirler beklenenden hatta kendisinden önce gelmişler ve pek çok karışıklığa sebep olmuşlardı.
  Nihal bütün aksiliklere rağmen gün boyunca organizasyonun ayrıntılarıyla uğraşmış ve çok yorucu bir gün geçirmişti.
  Şimdi otelin barında oturmuş, içkisini yudumlarken "bugün nihayet bitti" diye düşünüyordu. Yan tarafından birinin koluna çarpması sonucu, içkisi üzerine dökülünce "sanırım yanıldım" diye mırıldandı. 
 Kendisine çarpan kişiye doğru döndüğü anda O'nunla göz göze geldi. David. Şaşkınlıktan neredeyse sandalyesinden düşüyordu. Görüşmeyeli hemen hemen 6 sene oluyordu.
David'e baktığında, onunda kendisi kadar şaşkın olduğunu gördü.
"Demekki önümüzde uzun bir gün var " diye mırıldandı.

29 Nisan 2011 Cuma

pooh pooh bee doo

      Festival bitti ama benim yazacaklarım tabiiki bitmedi. Böyle fırsat buldukça festival boyunca gittiğim ve sevdiğim filmlerle ilgili ufak tefek yazılar yazacağım. Bu seneki festivalde sevdiğim filmlerden biri de bir fransız filmi olan Poupoupidou . 



   Gérald Hustache-Mathieu'nın yönettiği film İsviçre Fransa sınırında karlarla kaplı bir dağ kasabasında geçiyor. Film bir ölümün sebep olduğu tesadüfler sonucu başka bir ölümü araştırmaya karar veren meraklı ve kendine yazacak konu arayan yıldızı sönmüş bir yazarın hikayesi. Aynı zamanda sessiz sakin bir hayata sahipken, bir anda yaşadığı kasabanın yıldızı haline gelen ve bir önceki hayatında Marilyn Monroe olduğuna inanan Candice Lecoeur ve onun sondan başlayan hikayesi. 



     Film biraz içini sızlatıyor insanın. Kara mizah filmin temelini oluşturuyor. Gösterimden sonra yönetmen filmle ilgili soruları yanıtlarken çok sempatikti.Film boyunca pek çok defa 5 rakamını görüyoruz. Bunun sebebini ise yine Marilyn Monroe'ya ve onun "yatmadan önce üzerime sadece biraz Channel no:5 sürerim." açıklamasına bağladı.



   Bu arada filmin yanı sıra müzikleri de çok başarılı. Bu parça başta olmak üzere pek çok birbirinden başarılı parçanın olduğu albümün en sevdiğim şarkısı ise Ava'nın coverladığı bir Marilyn Monroe şarkısı olan I wanna be loved by you  yani nam-ı diğer  Poupoupidou.  Albümü bulmak biraz sıkıntılı çünkü sadece Fransa'da satışa çıkmış.  Film de Türkiye'de vizyona girer mi girmez mi bilemiyorum ama merak uyandıran izlenilesi bir Fransız filmi olduğunu belirtmeliyim. 
Poupoupidou izleyiciyi hem hüzünlendiriyor hem  güldürüyor. 
                                 
                                              
 

27 Nisan 2011 Çarşamba

içimi ferahlatıyor

 jose feliciano - california dreamin'
                                                   

21 Nisan 2011 Perşembe

kapat gözlerini

Gözlerimi kapatıyorum. Hava sıcak. Rüzgar hafif hafif tenimi ferahlatıyor. Sahildeyim. Bir kulağımda Sin Palabras. arkadan da denize girip çıkan martıların dalgalarla karışan sesi...


çiçek zamanı



            İlkbaharın en sevdiğim taraflarından biri çiçek ekme zamanının gelmesidir. Her bahar annemle bir sürü rengarenk çiçek alır, balkonlarımızı şenlendiririz. Her ne kadar bu sene daha baharın sadece adı gelmiş olsa da dün annemle çiçek alışverişine çıktık. Oturduğumuz semtte bahçeli, 2 katlı bir bir ev var. Orada yaşayanlar bahçelerini çiçekliğe çevirmişler. Ne isterseniz var. Evin olduğu sokağa girdiğinizde karanfillerin, güllerin, papatyaların kokusu çarpıyor resmen. Karanfil, papatya, aslanağzı, şakayık, gül ve sakız sardunya benim favori çiçeklerimdir. Bu sezonun açılışını şakayıkla yaptık. Sıra sakız sardunya, papatya ve karanfilde... Aslanağzı için biraz beklememiz gerekecek, ancak mayıs gibi çıkarmış... Bu arada aslında en sevdiğim çiçek ortancadır ama gölgeyi seven ortancayı bizim her noktası güneş alan balkonlarımızda yetiştirmek imkansız. O yüzden uzaktan sevmekle yetinmek zorundayım. 



       Hadi artık havalar ısınsın da balkon mevsimi başlasın, balkonun keyfi de en çok rengarenk, güzel kokulu çiçeklerle çıkıyor. Bu fotoğraflar o güzel çiçeklikten. Bu hafta bir ziyaret daha yapmayı planlıyorum. O zaman daha güzel fotoğraflar çekeceğim.



18 Nisan 2011 Pazartesi

mmmmm miss

  Bugüne kadar pek çok yemek kez yemek yaptım. Söylemesi ayıp kurabiyenin, kekin kralını yaparım. Hatta bir keresinde hamur işiyle hiç alakası olmayan babam sadece onu seviyor diye oturup yufkalarını (üçgen oldular ama olsun) bile tek tek açtığım su böreği bile yapmışlığım var. Ama hayatımda hiç çorba yapmadım. Hazır çorbadan bahsetmiyorum. Hatta daha da ileri gidip hazır olanları çorba yerine koymadığımı bile söyleyebilirim. 
   Neyse işte, bugünlerde bir çorba aşkım depreşti. Nisan ayında olmamıza rağmen sanki kış, aralık mı desem, ocak mı? o derece yani. Eee tabi bu havada en güzel şey de şöyle sıcacık bir çorba olur bence. 
   Dün akşam ilk defa sebzeli bulgur pilavı ve kış sebzeli çorba yaptım. Övünmek gibi olmasın ama gerçekten ikiside birbirinden lezzetli oldu. Pilav biraz tuzsuzdu ama çorba tam olmuştu. Ben de acemi blogger olarak hemencecik çorbamın fotoğrafını çekip, burada beni takip eden nadide izleyicilerimle paylaşmak istedim:)



Olur da belki yapmak isteyen birisi çıkar belki diye buyrun bu da tarifi;
1 soğan
4 patates
3 lahana yaprağı
3 havuç
2 pırasa
biraz zeytinyağı,
1,5 - 2 litre sıcak su
1 yemek kaşığı un
tuz
Bütün malzemeleri minik minik doğruyorsunuz. Soğanı yağda biraz kavurup unu ekliyorsunuz ve çok fazla kavurmadan patates dışındaki diğer sebzeleri ekliyorsunuz. Sebzeleri biraz yumuşayana kadar kavuruyorsunuz ve sonra sıcak suyu ekliyorsunuz. Hafif hafif kaynamaya başlayınca patatesleri ve tuzu ekliyorsunuz. Hepsi kaynadıktan sonra ( ki ben burada tarifin biraz dışına çıktım ve 5 dakikaya yakın kaynattım.) Blendırdan geçiriyorsunuz. Ben servis sırasında bir tabağa pul biber bir tabağa nane  serperek ikram ettim. Herkes nane'nin daha çok yakıştığını söyledi. Afiyet olsun:)


Not: tarif buradan alıntıdır. 

zaman düşer ellerimden yere...

Gözlerimi kapatıp dinliyorum.

Festival' den...

       Bir festivali daha bitirdik. Ben cumartesi akşamı Rexx'de gösterilen İçimdeki Yangın adlı filmle kapanışı bir gün önce yapmış oldum. Bu sene seçtiğim filmlerin hepsi de birbirinden iyiydi. Sırf bu yıl festivali rahat rahat takip edebilmek için geçen yıldan kalan bir haftalık iznimi kullandım. Daha doğrusu kullanmaya çalıştım çünkü iş arkadaşım hastalandığı için son 3 gün yine işe dönmek zorunda kaldım. Tabi bu arada da  daha önceden toplu olarak aldığım biletlerin büyük bir kısmı yandı. Çalışmak falan değil ama  görmek istediğim filmleri biletim olduğu halde izleyememek en acısıymış onu anladım. 
          Kalan sağlarla yoluma devam ettim mecburen. Söz, Şiir, Fabrika'daki piyano, Poupoupidou, Ömrümüzden Bir Sene,Yarın görebildiğim filmlerden bir kaçı... Öğrencilik yıllarımdaki deneyimlerime dayanarak mayınlı bölge'ye çok basmamaya çalıştım açıkçası. Filmlerin hepsi çok iyiydi. Ama kapanış filmim Incendies / İçimdeki Yangın çook uzun zamandır izlediğim en etkileyici film diyebilirim hatta dedim bile. Seneler önce Oldboy'u izlediğimde de bu şekilde çarpılmıştım. Bittiğinde uzun süre yerimden kalkamadım. 
    Film bir trajedi. Kanada'da yaşayan iki kardeş var. Annelerinin ölümüyle, okunan vasiyet sonucu savaşta öldüğünü sandıkları babalarının yaşadığını ve bir de ağbeyleri olduğunu öğreniyorlar. İkisinin de birer görevi var. Erkek kardeş babayı bulacak ve annelerinin yazdığı mektubu ona verecek. Kız kardeş de ağbeyi bulacak ve yine annelerinin yazdığı mektubu teslim edecek. Böylece kardeşler görevlerini tamamlayacak ve annelerinin vasiyetlerini gerçekleştirmiş olacaklar. Bunun sonucunda da kendilerine de bir mektup verilecek.
    Hikaye böyle başlıyor. İzlerken  seyirciyi duvardan duvara vuran, bir saniye rahat vermeyen bir film. İnsanlığın en karanlık yanlarını bu filmde görüyorsunuz. En yakınındaki insanları bile ne kadar az tanıdığınızı düşünüyorsunuz...
    Ben çok etkilendim. Filmden aklımda kalan daha doğrusu insanın aklına kazınan iki cümle var; "Bazı şeyleri bilmemek daha iyidir." ve "Bir artı bir iki eder. Bir etmez." 
      Mutlaka izlenmesi gereken bir film. Şöyle bir bakayım, nasıl bir şeymiş derseniz diye hemencecik bir trailer'ını ekledim aşağıya. İyi seyirler.
    
                         


Not: Ne kadar kıstas kabul edilir bilemiyorum ama en iyi yabancı film Oscar'ına aday gösterilmiş.  

3 Nisan 2011 Pazar

Micmacs à tire-larigot


    

      Micmacs à tire-larigot 2009 yapımı bir Jean-Pierre Jeunet filmi. Sadece bu ilk cümle bile filmi izlemek için yeterli. Micmacs à tire-larigot,  Amellie sayesinde tanıştığım ve o günden beri takip ettiğim Jean-Pierre Jeunet'nun son filmi. Diğer filmlerden ayırt edilebilir bir sinema diline sahip olan yönetmen bu filmle de yine döktürmüş. Konusu şöyle, olaylar böyle diye anlatmak tamamen filme haksızlık olur... 




    Bu film hakkında yazmak istediğim o kadar çok şey varki hangisini anlatsam, nasıl başlasam bilemiyorum. Konusuna bakmadan izlemeye başladığım ve her karakterine ayrı ayrı hayran kaldığım, her sahnesine bayıldığım renkli ve hareketli çılgın bir film.




    Jeunet'nun diğer filmlerinden tanıdığımız yüzlere bu filmde de rastlıyoruz. Birbirlerini aile kabul etmiş bir avuç insanın ortak bir amaç uğruna girdikleri eğlenceli ama bir o kadar da insanın içine işleyen bir macerayı anlatıyor film kısaca. Farklı görsel anlatım diline bu filmde bir de ritmlerin eklenmesiyle ortaya çıkan iş mükemmel olmuş. Minik şaşırtmacalarla insanı şaşırtıp, sersemleten ama sonunda yüzünde mutlu bir ifadeye sebep olan, içimi sıcacık yapan bu filmden sonra hevesle Jeunet'nun yeni filmlerini bekliyorum. 


bu sahneye bayıldım





26 Şubat 2011 Cumartesi

günün rengi


             Bu aralar her gün gri. Günlerin renklenmesini beklerken arada biraz bu rengin de tadını çıkarmak lazım. Bence bunun için en iyi yol; kulaklıkları takıpsahil boyunca bağıra çağıra şarkı söyleyerek yürümek. Arada bir kaç fotoğraf da çekilebilir.






20 Şubat 2011 Pazar

yağmur & ...

     
             Odamda kitap okuyorum.Caddeden geçen arabaların çıkardığı sesleri dinliyorum
bir yanda da. Sonra gittikçe hızlanan yağmurun sesini duymaya başlıyorum. Dışarıda yağmur, bir elimde kitabım, gidip bir de kahve yapayım ideal üçlü tamamlansın diyerek yerimden kalkıyorum. Mutfağa doğru giderken birden aklıma nerden geliyor bilmiyorum ama Bruce Springsteen'in Streets of Philadelphia şarkısı geliyor ve kendi kendime mırıldanmaya başlıyorum.
    Ne zaman çok daralsam ya da evimi çok özlesem hemen kendi kendime hayal kurmaya başlarım; "şimdi evimde olsam, dışarıda da yağmur yağsa bir yandan kahvemi içsem, bir yandan kitabımı okusam fonda Streets of Philadelphia çalsa" diye... Bu akşam bu mükemmel 4'lüyü biraraya getirmenin mutluluğu ile hemen bir kaç satır yazayım istedim.

                          

18 Şubat 2011 Cuma

yok birşey

        Her yerden, her şeyden vazgeçip şu anda sadece bu resmin içinde olmak istiyorum. Çok şey mi istiyorum??
Çok sıkıldım. Bu bloğu yazmaya hayatıma renk katan minik şeylerden bahsetmek, belki birileri okursa paylaşmak için başladım. Şu an bulunduğum ruh hali içimde en ufak bir mutluluğun barınmasına izin vermiyor. Bazı şeyleri değiştirmenin vakti geldi galiba... Herkes neden bu kadar ikiyüzlü? neden fırsatçı? neden ??  Yaşadığımız çağın gereklerinden bazıları bunlar sanırım.  O zaman benim bulunmam gereken yer gerçekten de şu karlı resim. Olmuyor. yapamıyorum. Napıcaz??? 
  

7 Şubat 2011 Pazartesi

çocukluğumu özlüyorum

Bütün gün içimden hatta zaman zaman mırıldanarak Pink Floyd'un Hey You şarkısını söyleyip durdum. Her şarkı bende farklı duygular uyandırır, farklı anılar çağrıştırır. Hey you bana eski zamanları, çocukluğumu, eskiden oturduğumuz apartmanın bahçesinde hışırdayan kavakları ve benim mahalleden arkadaşlarımla o kavakların altında yaptığım piknikleri, evcilik oyunlarını hatırlatıyor. Hayatın koşturmacası içinde durup dinlenmeden sürekli bşr yerlere yetişme telaşında olunca işte o günleri özlememek mümkün mü?  Seviyorum. Dinliyorum. Yaşlandığımı düşünüp bol bol hüzünleniyorum. buradan dinleyebilirsiniz. 
Sözlerini de yazıyım da tam olsun.
Hey you, out there in the cold
Getting lonely, getting old
Can you feel me?
Hey you, standing in the aisles
With itchy feet and fading smiles
Can you feel me?
Hey you, dont help them to bury the light
Don't give in without a fight.

Hey you, out there on your own
Sitting naked by the phone
Would you touch me?
Hey you, with you ear against the wall
Waiting for someone to call out
Would you touch me?
Hey you, would you help me to carry the stone?
Open your heart, I'm coming home.

But it was only fantasy.
The wall was too high,
As you can see.
No matter how he tried,
He could not break free.
And the worms ate into his brain.

Hey you, out there on the road
always doing what you're told,
Can you help me?
Hey you, out there beyond the wall,
Breaking bottles in the hall,
Can you help me?
Hey you, don't tell me there's no hope at all
Together we stand, divided we fall.